
Bugün annemi kaybedişimin onuncu yılı.
Sabah, içimde derin bir boşlukla uyandım. Ne yoga ne kahve, ne sıcak bir duş… Hiçbiri kalbimin tam ortasındaki ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Oysa Joan Didion’un dediği gibi: “Yas bir yer değildir. Bir şey de değildir. Yas, içinde bulunduğumuz bir süreçtir; zamanla dönüşen ama asla kaybolmayan bir duygu.”
Yine de güne devam ettim. Çünkü öğrendim ki, yas yalnızca acıyla değil, yaşamla da birlikte akar.
Eşim, “Haydi Beşiktaş’a gidelim,” dediğinde biraz duraksadım. Ama dışarı çıkmak, insanların arasına karışmak, gürültünün içinde kendi sessizliğime yer açmak iyi geldi. Bi Kahvaltı adlı bir mekânda oturduk. Çocuklarla yapılan sıradan bir kahvaltı, o an benim için tarifsiz bir sığınaktı. “Hayat devam eder,” derler ya; devam etmekten ziyade, duraksamadan yeniden başlamak gibiydi bu sabah.
Çocukların kahkahaları sofraya döküldükçe, içimdeki kırılganlık biraz olsun yumuşadı. Susan Sontag’ın şu sözü geldi aklıma: “Kayıplarımız bizi biz yapan şeylerin bir parçasıdır. Onları unutmak değil, onlarla yaşamayı öğrenmek gerekir.” Ben de bugün, annemi unutmadan ama acımın gölgesine de sığınmadan yaşamayı seçtim.
Kendi çekirdek ailemle geçirdiğim bu sabah, bana bir kez daha şunu hatırlattı: Yas, sadece gözyaşıyla değil; var olmaya devam ederek de yaşanır. Sessizliğin içinde kalabalık bir kahvaltı, kaybın bıraktığı boşlukta sevgiyle kurulan yeni bir bağ haline gelebilir.
Çünkü Antoine de Saint-Exupéry’nin dediği gibi:
“Gözle görülmeyen şeyler kalptedir.”
Ve bazı acılar, kalpten başka hiçbir yerde tam olarak anlaşılmaz.
Bugün, annemi bir kez daha sevgiyle andım. Onun bana öğrettiği her şeyi, çocuklarıma taşıdım. Ve şunu fark ettim: Bazen yas, bir kahvaltı masasındaki sessizlikte de dile gelir. Ve bazen yaşam, tam da o sofrada yeniden başlar.
Bugün annemi anmak için bir şey yapmadım sanıyordum. Oysa onu yaşarken, sevgiyle hatırlayarak andım. Belki de en kıymetlisi buydu.
Bir Cevap Yazın